• AnaSayfa
  • DEV-GENÇ
  • HABERLER
  • KADIN
  • AÇIKLAMALAR
  • SEKTÖREL
  • HAFIZA
  • MATERYALLER
  • GALERİ
  • İletişim

Thu02232012

Font Size

KPanel
Back DEV-GENÇ DEV-GENÇ Perspektiflerimiz

Perspektiflerimiz

Perspektiflerimiz

  • PDF

Temel Politik Perspektiflerimiz

İnsanlık tarihinde eşi görülmemiş yıkımlarının yanında, en büyük umutların da birlikte geliştiği 20.yy, içerisinde değişik beklentilerin birbirleriyle en şiddetli bir biçimde çatıştıkları gelişmelere tanklık eti. Kapitalizmin 1917 de aldığı yarayı kapatmak için çılgınca girişimlerde bulunurken, yara gün be gün büyüdü. Sistem en zayıf halkalarından yıkıldı. Ne var ki, sistem geçen süre zarfında kendi yenileme olanaklarına kavuştu. Eski sömürgecilik sistemi kırılırken, metropollerin krizlerinden sıyrılıp sömürgeciliğin yeni yöntemlerini geliştirmesine tanıklık etik.
Değerli yoldaşlar; SSCB’nin dağılmasından ve ABD yönetiminin “yeni dünya düzeni” ilan etmesinden bu yana yalnızca 20 yıl geçti.geriye doğru dönüp baktığımız zaman , bu yıkımın insanlık adına ne büyük bir şansızlık olduğunu görmektedir..aynı zamanda o yıllarda tüm evreni etkisi altına alan “emperyalist iyimserliğin” yerinde yeller estiğini görüyoruz.yaşananlar bizlere bir kez daha göstermiştir ki insanlığın geleceği ya sosyalizmde yada barbarlığın yok edici sonuçlarındadır.fakat ne yazık şuan da bütünsel,örgütlü tayin edici bir dünya devrimci sürecinden söz edemiyoruz.,ama emperyalizmin insanlığı barbarlığa götüren yıkıcı etkileri giderek artmaktadır.tüm süreç ile beraber ise kapitalizm kendi içinde krize girmiş.ve buradan çözüm yolları aramaktadır.
Kendi içine girdiği bunalımla de beraber sistem en vahşi ve saldırgan yüzünü göstermektedir. Kapitalist sömürüye son verme sorunu tüm yakıcılığıyla karşımızda durmaktadır. Ve emperyalizm karşısında, onu tarihin çöplüğüne fırlatıp atacak güç, bu günde doğrudan ona karşı saldırıya geçmekten uzaktır. Fakat tarih her zaman yeni sınıf hareketliliklerine, yeni direnişlere ve isyanlara gebedir. Tarihin diyalektiği bizlere yeni umutlar yaratarak kendisine yol açıyor.”ve tarihin diyalektiği bizlere şunu öğretiyor; onun dönüştürücü öznesi değil de, seyircisi olanlar, bu diyalektiğin kurbanı da olacaklardır.
Değerli yoldaşlar; bizim bu gün burada açımlamaya çalışacağımız nokta ise neoliberal politikaların özellikle 70ler sonlarınsa eğitimdeki talanına kısaca bir göz atmak ve bu politik konjektür ışığında dev-genç olarak somut yol haritamızı belirleyebilmek olacaktır. İkinci dünya savaşından 1970’lerin ortalarına geçen süreçte dünya ekonomisi geçici bir istikrar sağlamıştır. Diğer yandan Sovyetler birliğinin faşizmi yenilgiye uğratması tüm dünya da sınıla arası güç dengelerin işçi sınıfını lehine değiştirmiştir. Bu dönemde dünya kapitalizminin alt yapısını oluşturmak için yeni düzenlemelere gidilmiştir.1940’lı yıllarda dünya ekonomisini yönetmek üzere tasarlanmış iki kuruluş IMF ve Dünya Bankası kurulmuştur.1970’li yıllarda dünya ekonomisi kar oranlarını tekrar düşmeye başlaması ile etkileri hala devam eden yapısal bir krize girmiştir. Bu yeni bunalım refah devleti politikaları anlamına da gelen Keynesçi ekonomi politikaların terk edilmesine ve bunalımın atlatılmasına yönelik yeni yolar aranmasına yol açmıştır. Arayışın sonu neoliberalizmdir. neoliberal tezlerin kar oranlarını artırmak ve dolayısıyla kapitalizmi 1970’lerde içine düştüğü bunalımdan kurtarmak için önerdiği çözüm gayet açıktır; emek sömürüsünün derinleştirilmesi.

Yetmişlerin sonunda gerek uluslararası dengeler ve gerekse de Türkiye’nin yapısal sorunları nedeniyle devletin yeniden yapılanması tercihten öte bir zorunluluk olarak kendini göstermeye başladı. Türkiye’de de ciddi bir petrol krizi yaşanmaya başlamış, Kıbrıs müdahalesiyle ortaya çıkan ekonomik ambargo ekonomiyi daha da kötü duruma getirmiş, dış borçlar artmış ve ciddi bir döviz sıkıntısı yaşanmaya başlamıştı. Hükümetlerin ardı arda yürürlüğe koymaya çalıştıkları Şubat 1978 ve Haziran 1979 istikrar programları ile beklenen sonuç alınamamıştı. Diğer yandan ülkedeki toplumsal muhalefet hükümetlerin daha kesin ve daha toptan sonuçlar almak için adım atmasını engellemekteydi. Türkiye devleti her açıdan zor durumdadır, ekonomik, politik ve de ideolojik olarak devletin gelişen dünya koşullarına göre yeniden yapılanması artık bir zorunluluk halini almıştı. İşte egemen sınıflar böyle bir tarihsel kesitte yürürlüğe koydukları 24 Ocak 1980 kararlarıyla birlikte kapitalist bir yenileme amacıyla önemli adımlar atmışlardı.
12 Eylül ile birlikte oligarşik bir diktatörlük olan Türk devleti askeri diktatörlüğe eviriliyor böylece devletin kapitalist tipi aynı kalmak üzere biçimi değişiyordu. 12 Eylül askeri diktatörlüğü ülkedeki tüm demokratik örtüleri kaldırarak burjuvazinin politikası olan 24 Ocak kararlarını, diktatörlüğü açık bir biçime çevirerek icra yoluna giriyordu.(Devlet Rıdvan Turan)
12 Eylül, reel sosyalizmin çökmesi, Kürt meselesi gibi önemli tarihsel olayların ışığında günümüz politik hattını kavraya bilmek ve mücadele araçlarının geliştirebilmek önümüzde somut bir görev olarak durmaktadır. Tüm bu süreçler, neoliberal politikaların etkisi tüm toplumsal yaşamı yeniden belirlediği gibi. Eğitim alanında da değişim ve dönüşüm yaşanmıştır. Yaşanan tüm bu değişim ve dönüşüm politikaları dikkate alındığında ve var devletin militarist ve oligarşik yapısını da değerlendirdiğimizde tüm bu süreci göğüsleyebilecek bir devrimci örgüt yaratılması ve mücadelenin temel politik hatlarının belirlenmesinin gerekliliğidir.

NASIL MÜCADELE ETMELİYİZ
Burjuva kamusal alana karşılık olarak ezilenlerin, yoksulların, bütünü tarafından oluşturulması gereken, oluşturulacak hattın anahtarı örgütlü mücadeledir. Nasıl ki egemenler örgütlü mücadele ediyorsa, toplumun tüm katmanları da bu güce karşı örgütlü mücadele etmek durumundadır.
Bilgi yeni bir dünya yaratmak için kullanıldığında devrimcileşir, militanlaşır. Marksizm’in mücadeleci ve dönüştürücü özelliğidir onu militan yapan. Marksist-Leninist teori ve eylem kılavuzumuz öngörülerimizi, toplumu kavrayışımızı ve onu değiştirme yollarımızı belirler ki burada militanlığımız şekillenir. Bugün üniversitelerde meşru militan mücadele pratiğini örmek dünün koşullarına göre daha çok imkânı içinde barındırmaktadır.

“Yığınların devrimci eylemini yükseltmek ancak bu eylem iktisadi bir temel üzerinde siyasal ajitasyonla sınırlanmadığı zaman olanaklıdır.” ( Ne Yapmalı, LENİN)


Kurtuluş Yolunda DEV-GENÇ pasifizim, sekterizim, şovanizim ve liberalizm kandırmacalarına düşmeden, tüm bu davranış kalıplarının kendini ayırarak; meşru militan mücadelesini alana yansıtırken temel iki tane odakla mücadele etmek zorunda olduğunun bilincindedir.
Biri İşçi Partisi’nin üniversitelerdeki ayağı olan Türkiye Gençli Birliği (TGB) ve Atatürkçü Düşünce Derneği’nde (ADD) cisimleşen sol milliyetçi unsurlardır. Solun söylemlerini kullanarak Kürt düşmanlığı üzerinden şekillenen bu hat alanda azımsanmayacak bir kitleye sahiptir. Tüm bu unsurlarda devrimci önderlerden Deniz Gezmiş’in ve kendinden menkul bir anti-emperyalist söylemin metalaştırıldığı, içinin boşaltıldığı görülmektedir. Anti-emperyalizmin olmazsa olmaz iki unsuru anti-kapitalizm ve anti-şovenizmdir. Bu hareketlerde iki temel de mevcut değildir. Solun değerlerini dezenformasyona uğratarak kendine alan bulan bu anlayış üniversitelerde ciddi bir tehlike olarak karşımızda durmaktadır.
Bir taraftan da sınıf hareketinin ve buna bağlı olarak sosyalizmin bittiğini ilan eden yeni liberal tezler kapitalizmi insanlığın en ideal toplumsal-ekonomik sistem mertebesine yükseltmektedirler. Üniversiteler sermaye birikiminin gereklerine uygun politikaları hem ideoloji üretimi hem de teknik alanda gerçekleştiriyorlar. Ekonomik temelinden yoksun bir demokrasi ve özgürlük lazafanlığı her fırsatta devrimci harekete, devrimcilere ve sosyalizme saldırmaktadırlar. ‘Herhangi bir biçimde sosyalist ideolojiyi küçümsemek, ona birazcık yan çizmek, burjuva ideolojisini güçlendirmek anlamına gelir’. (Ne Yapmalı, LENİN)
Burada ikili bir görevle karşı karşıya olduğumuz açıktır. Bu görev sol bir kisveye bürünmüş olan milliyetçi, ulusal ve liberal anlayışlarla mücadele edilmesidir.


Üniversite gençliğinin temel politik perspektifi ve yol haritası:

Yukarıda kabaca özetlemeye çalıştığımız gençliğin, özelde üniversite gençliğinin ve üniversitelerin toplumdaki rolü elbette daha da detaylandırılabilir ve yazılanların epeyce eksik yönü vardır. Bununla beraber önümüzü görmek, alanı tanımak, çizdiğimiz çerçevenin alt yapısında üniversitelerde mücadeleyi, muhalefeti yükseltmek için bir başlangıçtır. Yukarıda sıkça vurguladığımız eğitim üretim ilişkisinin üniversitelerin niteliğini ve niceliğini belirleyen temel unsur olması hareket noktamız olacaktır. Bu bölümde genel çerçeveyi unutmadan üniversiter alandaki somut sorunlara değinilecek ve bir mücadele hattı oluşturulmaya çalışılacaktır. İkinci bölümdeyse üniversitelerdeki muhalefet unsurların içerisinde Kurtuluş Yolunda DEV-GENÇ’İN yeri üzerine saptamalarda bulunulacaktır.

Eğitim bir bütün olarak taşeronlaştırma, ticarileştirme, özelleştirme üçlüsünün kıskaca içindedir. 1970lerle beraber Avrupa’dan başlayarak yüksek öğrenimin daha da talep edilir olması, Keynesyen politikaların terk edildiği bir sürece denk geliyordu. Keynesyen ekonomi politikalarının terk edilip neoliberal politikaların hayata geçirilmeye başlanması bazı dönüşüm noktalarını işaret etmektedir; liberalizasyon, deregülasyon, özelleştirme. Sermayenin özgürleşmesiyle, kuralsızlaştırmayla kazanılan hakların geri alınmasıyla ve kamusal alanın yok pahasına özel sektöre geçmesiyle vücut bulan bu tez, artan yüksek öğrenim talebiyle çelişmektedir.
Devletin eğitimdeki rolünün düzenlemeden denetlemeye geçmesi pazarın etkisinin artmasına işaret eder ki bu da eğitimin metalaşmasıdır. Üniversitelerde her şey ölçülebilir, alınır satılabilir olmuştur. Sermayenin tekelleşme derecesi arttıkça bilimsel faaliyetin bu çevrelerce denetlenebilmesinin ve yönlendirilebilmesinin de önü açılmıştır. Sermaye ise hiçbir zaman tüm olanakları tüm katmanlara eşit olarak sunmamıştır ve sunmayacaktır.

-Bugün üniversite yönetimleri beslenme, barınma gibi hizmetleri taşeronlar vasıtasıyla piyasaya havale edip kendine kaynak arayışı içine girmiştir. Satın alma gücünün faydalanabileceği bu hizmetler eşitsizliği perçinlemiştir. Okulların her alanında uygulanarak bir sürü probleme neden olmaktadır.

-Öğretim elemanlarının gelirlerinde net bir gerileme mevcuttur. Bu durum bilim insanlarını ek ders, yaz okulu, ikinci öğretim gibi ek gelir kaynaklarına yöneltmiş, bilimsel araştırma yapabilmek daha da zorlaşmıştır. Toplumdan uzaklaşan öğretim elemanları giderek sermayeye yakınlaşmaktadırlar.

-Döner sermaye sistemi hizmetleri satılır hale getirdikçe, yanlış olan hâlihazırdaki durum akademisyenleri yozlaştırmaktadır. (Yaz okulundan para kazanabilmek adına dönem içinde bilerek öğrenciyi bırakıp, yaz okulunda kolay sorular sorarak çekiciliğini arttırmak ve bu yolla para kazanmak. Birçoğumuz öğretim elemanlarının çocuğum yurtdışında okuyor para lazım ya da araba taksitimi ödemem lazım çocuklar dediğine tanık olmuşuzdur. Sonuç parayla geçilen bir ders, bir şey öğrenememek ama geçmek! ve yozlaşma. İlaç tekelleriyle anlaşan doktorlar…)
-Üniversite-sanayi işbirliği kamu kaynaklarıyla yapılan araştırmaları sermayeye sunmaktadır. (Teknokentler)

-Savaş sanayinin ‘bereketi’ üniversiteleri de etkilemiştir, orduya yönelik birçok proje üniversitelerde artık kurumsallaşmıştır. Cumhuriyet mitinglerine birçok rektörün okullarını örgütleyip gitmesi üniversitelerde bilim insanı, paşaların yanında çavuş rektörlerimizin durumlarını ve askerin etkisini göstermektedir.

-Sermaye eğitime çok düşük bir oranda katılarak daha seçici bir eğitime yönelmiştir. Sınıfsal anlamda kendine güç katan bu durum devletin ayırdığı bütçelerle olmaktadır. Az sayıdaki nitelikli öğretim görevlisi bilgisini ‘pazarlamak’ için devlet üniversitelerinden özel ve vakıf üniversitelere geçiş yapmaktadır. Taşralarda ise yoksul halk kesimlerinden insanların çocukları ‘üniversitelerde’ okumaktadırlar.

-Üniversiteler kaynak sağlamak amacıyla katkı payı (harç-haraç-kullanım ücreti) almaya başlamışlardır. 1983-1984 yıllarında YÖK kararıyla sosyal harcamalar için öğrencilerden harcamaların belli bir dilimi karşılanacaktı. 1992’de bu oran %50 olarak belirlendi. 1995 yılında harçlara yapılan zamlarla öğrenci hareketi bir ivme kazanacaktır. Ufak miktarlardan öğrencilerin yazın çalışarak ödemek zorunda kaldıkları bir meblağa dönüşen kullanım ücretleri her geçen gün daha da artmaktadır. Yine açık öğretim fakültesi eğitim işlevinden çok ticari yanıyla bilinmektedir.

Kurtuluş Yolunda DEV-GENÇ kapitalist, liberal çürümeye karşı ihtilalcı bir değişimi savunur.

Talepler;
-Hocaların ders yükü azaltılmalı, maaşları da ciddi oranda arttırılmalıdır
-Üniversite bileşenlerinin öğrenciler de dâhil sendikal-politik örgütlenme hakları korunmalıdır, özelleştirilmiş alanlar kamulaştırılmalıdır.
-Vakıf üniversiteleri ve özel üniversiteler kamusal eğitim alanına sokulmalıdır.
-Katkı payları, zorunlu bağışlar, harçlar kaldırılmalıdır. Eğitime ayrılan bütçe askeri harcamalardan ve zenginlerin ciddi vergilendirilmesinden arttırılmalıdır.
-Üniversite-sanayi işbirliğini temsil eden bütün her şey kapatılmalıdır.(Teknokentler)
-Akademik personele ticari yasak getirilmeli sermaye gruplarıyla ordu da dâhil ilişkileri sıkıca denetlenmelidir.
-Herkese nitelikli, ulaşılabilir, parasız eğitim sağlanmalıdır.

Anadilde eğitim şart:

Genel anlamıyla dil insanların düşündüklerini ve duyduklarını anlatmak için kullandıkları bir araçtır. Dil, toplumsal bir olgudur, dilsiz hiçbir düşünce olamaz. İnsanlar sözcükleri keyfi olarak ortaya çıkarmazlar, onlar bir ihtiyacın ürünüdür, gündelik yaşamın olgu ve nesnelerinden türerler. Herder’e göre dil, insanın düşünce ve bilincidir. Dilin oluşumunu tanrıya bağlayan ya da ulusların nasıl meydana getirdiklerini bilmeksizin kullandıklarını ileri süren savlar idealist dünya görüşünün temel felsefe sorunlarını yozlaştırmada önemli bir role sahiptir. Nasıl insandan bağımsız düşünce olamazsa toplumun dışında insan dili de olamaz.(O.Hançerlioğlu, Felsefe Ansiklopedisi, cilt 1) Toplumsal gelişmeler ve bunların aktarımı dilin önemini ortaya çıkarır.
Her dilin ayrı bir düşünce yapısı vardır. Düşünce ve kültür çeşitliliğinin korunması insanlık mirası için çok mühimdir. Türkiye’de ulus devlet yaratma projesi çerçevesinde tüm bu zenginlikler ortadan kaldırılmaya ve tek tipleştirilmeye çalışılmıştır. Oysa insanlar ancak anadilleriyle nitelikli bir eğitim öğretim alabilirler. Asimilasyon politikalarının önemli bir aracı olan eğitim, örneğin Dersim’de bunu iyi başarmıştır. Okuma yazma oranının en yüksek olduğu yerlerden biri olan bölge asimilasyon politikalarına daha savunmasızdır. Yine kültür emperyalizmi olarak karşımıza çıkan yayılmacılık bugün birçok halkın dilinin tehdit etmektedir. Uluslar arası bilim dili aldatmacaları bir yana bırakılırsa bilim en sağlıklı anadilde olur çünkü insanlar kendilerini en iyi bu şekilde ifade ederler.

- Anadilde eğitim istisnasız bütün halklar için savunulmalıdır.  
-Bu konuda ortaya çıkabilecek her türlü ırkçı ve şovenist söylemle mücadele edilmelidir.( Güncelde daha çok Kürt halkının talepleri üzerinden karşımıza çıkmaktadır)
-Anayasada gerekli düzenlemeler yapılmalı, tüm etnik gruplar için bu hak garanti altına alınmalıdır. (md:42, Türkçe’den başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına anadilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez)
-Geleneğimiz temel politik perspektiflerinden ötürü var olduğu günden bu yana bu konuda sözünü bedeller ödeyerek söylemiştir. Hemen hemen her çevrenin üzerinde fikir beyan ettiği ulusal sorun üzerine üniversitelerde talepler yükseltilmelidir. Kürdoloji bölümünün açılmsaı için mücadele edilmelidir. 

Cinsiyetçiliğe karşı çıkılmalı

Özel mülkiyetle ortaya çıkan ve sınıflı toplumlarda gelişen, kendini yeniden yeniden üreten erkek egemen ideoloji, kapitalist toplumlarda daha da perçinlenerek devam etmektedir. Sınıflı toplumlar varlığını sürdürdüğü sürece de kadınlar ezilme ve sömürü ilişkilerinin içinde tam ortasında yer almaya devam edecektir. Hayatın tüm alanlarında olduğu gibi eğitimin tüm aşamasında da cinsiyetçi uygulamalar ile karşı karşıyayız. Cinsiyetçilik ile mücadelede dikkat edilmesi gereken belli başlı hareket noktalarımız olmalıdır. Bunlardan ilki örgütümüzde dev-genç içerisinde erkek egemen ideoloji ile mücadele ederken eğitim alanında ve tabi ki hayatın tüm alanlarında maruz kaldığımız cinsiyetçi uygulamalar teşhir edilmeli ve azami bir biçimde mücadele edilmelidir.
Eğitim evrensel düzeyde temel bir insan hakkıdır. Eğitim hakkı diğer insan hakları içinde özel bir öneme sahiptir. Çünkü eğitim süreci diğer özgürlüklerin kullanılmasında veya kullanılmamasında, insan kişiliğinin tüm yönleriyle gelişmesinde çok önemli bir etkendir. Yani eğitim diğer hak ve özgürlüklerin kullanılmasını genişletilmesini kolaylaştırır ya da zorlaştırır.
Gerek uluslar arası anlaşmalarda gerekse anayasa başta olmak üzere ulusal düzeyde bağlayıcı yasa hükümlerinde eğitimin herkese eşit olarak sunulacağı belirtilmesine rağmen pek çok toplumda eğitim hakkının kullanılmasında sosyal sınıf, ırk, cinsiyet, renk, din, dil, politik görüş, ulus, etnik köken ve benzeri nedenli ayrımcılıklar yapılmaktadır. Eğitim sistemi içinde bulunduğu düzenle uyum sağlayacak biçimde şekillendirilirken kadını da erkeğe bağımlı toplumsal statüde ikincil cins olarak yaşamaya koşullandırır.
Toplumun her alanında olduğu gibi eğitimde de ta başından itibaren hâkim olan bir doku vardır ki o da toplumsal cinsiyettir Bir bütün olarak eğitim süreci erkek egemen bir mantık üzerinde şekillenmektedir. Türkiye’deki okullaşma verileri incelendiğinde eğitim düzeyi yükseldikçe kadınların eğitime katılım oranının azaldığı görülür. Bunun yanında eğitim hakkından yararlanabilenler ise cinsiyetçi uygulamalarla karşı karşıya kalmakta ve toplumsal cinsiyet rollerinin içselleştirilmesinde ve yeniden üretilmesinde önemli bir işleve sahip hale getirilmektedir. .  İlköğretim düzeyinde erkek çocuklara teknik derslerin kız çocuklara ise el becerisi gerektiren derslerin ağırlıklı olarak öğretilmesi buna bir örnektir. Yine anaokulundan itibaren erkek çocuk ‘vatanı koruyan mehmetçik’ kız çocuksa vatana hayırlı, ulusuna yakışır nesiller doğurmak ve yetiştirmekle görevli anne rolüne sokulmaktadır.

İlköğretim ve ortaöğretimin bir devamı olarak yükseköğretim süreci de bu belirlenim ve sonucunda şekillenen toplumsal iş bölümünün yansımalarıyla doludur. Kadınlar eğitimleri boyunca geleneksel rolün devamı sayılan sekreterliğe hemşireliğe öğretmenliğe yönlendirilmekte ve bu türden meslekler kadın mesleği olarak her düzeyde meşrulaştırılmaktadır. Böylece aslında erkek egemen kültürün kadına biçtiği rol meşrulaştırılmaktadır.
Biz genç kadınların hem kadın olmamızdan hem de genç olmamızdan kaynaklı yaşadığımız sorunlar ortadadır. Gerek aile okul sevgili yurt baskısı gerekse yaşadığımız taciz tecavüz ve şiddet biz kadınları gün geçtikçe daha ikincil duruma düşürmekte ve erkek egemen sistemin baskısını daha fazla hissetmemize neden olmaktadır. Küçük yaşlardan beri korunması sahip çıkılması gereken varlıklar olarak görülmemiz üniversite yaşamında da biz kadınların karşılaştığı büyük sorunlardan biridir. Üniversite öğrencisi olmak kadınlar için öğretimin dışında kalan toplumsal yaşam alanlarında ve özellikle de barınma ile ilgili cinsiyetçi düzenlemelere konu olmak anlamına gelmektedir. Yurtlarda kalan kadın ve erkek öğrencilerin karşı karşıya kaldıkları cinsiyet ayrımcı uygulamalar bunun en açık örneğidir. Üniversitelerde kadın öğrenciler için yurda giriş saati belirlenmiştir ama erkek öğrenciler için böyle bir belirleme yoktur. Yine akademik unvanlar %75 oranında erkeklere aittir ve bu alanda kadınların kadın olmaktan kaynaklı sorunları sürekli olarak önlerine bir engel olarak konmaktadır. Bu şekilde zaten zor koşullarda gerçekleşen bilimsel üretim üniversitelerde erkeklerin dolayısıyla erkek egemen ideolojinin tekeline teslim edilmektedir.

Cinsiyetçiliğe karşı insanlık tarihi boyunca kadınların verdiği mücadeleler sonucu çok önemli kazanımların elde edildiği açıktır ancak kadınların yaşamakta olduğu sorunlar ve sorunların düzeyi dikkate alındığında mücadelenin esasının bizleri beklemekte olduğu görülecektir.
-Üniversite yurtlarında kadın ve erkek öğrencilere yönelik ayrımcı uygulamaların önüne geçilmelidir.
-Eğitimde cinsel eğitim dersleri uzmanlarca verilip yaygınlaştırılmalıdır.
-Ders kitapları toplumsal cinsiyet rollerinden arındırılmalıdır.
-Kadınların eğitime katılmalarının önündeki engeller kaldırılmalıdır.
-Kadınları geleneksel kadın rollerinin uzantısı olan sekreterlik hemşirelik öğretmenlik gibi mesleklere yönelten toplumsal baskı ve yönlendirmeler ortadan kaldırılmalıdır.           
-Ders kitapları cinsiyet ayrımcı ifadelerden arındırılmalıdır. Ders kitaplarına özellikle psikoloji ve sosyoloji alanında kadının evrimi ile ilgili bölümler konmalıdır.  
-Kadınlarla ilgili veriler, belgeler, araştırma ve çalışmalar geliştirilmeli yaygınlaştırılmalı ve yüksek öğrenim programları kapsamına alınmalıdır.
-Kadınların eğitime etkin katılımını önleyen ekonomik dinsel dilsel bölgesel ve benzeri engeller kaldırılmalıdır.
-Üniversitelerde çocuğu olan akademisyen kadınların ve öğrenci kadınların yaşamını kolaylaştırıcı kreşler gündüz bakım evleri açılmalıdır.
-Kadınlar tüm eğitim kurumlarından ve mesleki eğitim programlarından serbestçe ve parasız olarak yararlanmalıdır. Geleneksel olarak erkeklerin çalıştığı dallara girebilmelerini ve daha önceden kendilerine kapalı olan meslek ve vasıfları öğrenebilmelerini kolaylaştırabilmek için kadınlar lehine tercihli tedbirler alınmalıdır.

Yaşanılan kadınlık durumları ve Dev-Genç politikalarında kadın talepleri
Toplumdaki ikincil konumlarımızın içselleşmesi nedeniyle; konuşan değil dinleyen olmayı, yöneten değil yönetilen olmaya kolayca karşı çıkmamız gerçekliğimizdir.
Toplumdaki verili kadınlık ve erkeklik rolleri dolayısı ile erkekler kadınları yönetme ve yönlendirme hakları olduğunu düşünüp böyle davranmakta sakınca görmemektedirler.
Genel olarak hata yapanın kadın olması durumunda eleştiriler acımasızca olmaktadır. Bu nedenle kadınların hata yapmaktan ya da yanlış anlaşılmaktan duydukları kaygı, konuşma ve yazmalarının önüne engel olmaktadır. Ayrıca kitle önünde konuşma pratiklerimizin azlığı sebebiyle konuşma sırasında duyulan heyecanı yenmek de kürsüden uzak durma sebeplerimizden biridir.
Yaşadığımız bu durumların üstesinden gelmek ve zorlandığımız konuları aşmak göstereceğimiz kadın dayanışması ile mümkün görünmektedir.
DevGenç’li kadınlar olarak alanlarımızda merkezi bir politik hat ve örgütlülük ile faaliyet yürütmeyişimiz nedeniyle kadın politikalarının örgüt içinde ve alanlarımız olan okullarımızda hayata geçmesinde belirgin bir geri düşüş söz konusudur. (Diyalektikte durmak geri gitmek demektir.) Verili durumumuzu göz önüne alarak kadın politikalarımızda önümüze bir takım hedefler ve amaçlar koymamız gerekliliği su götürmez bir gerçektir.

DevGenç’li Kadınların karar süreçlerinde daha çok var olmaları örgütümüzün ve kadın kurtuluş mücadelesinin bugünü ve geleceği açısından çok büyük önem taşımaktadır.

Genel olarak toplantılarımızda söz almayı parti karar süreçlerine katılmayı kadın yazılarımızda pek çoğumuz yazmamıza rağmen yayınlarımızda toplumsal cinsiyet dışındaki konularda yazı yazmayı tercih etmediğimiz gözlemlenmektedir. Bu durumun sebeplerini ortaya koyarak değiştirmeye çalışmak kadın sesinin daha güçlü olması ve kadın taleplerimizin politikada görünürlüğü açısından büyük önem taşımaktadır.

Örgütümüz düzleminde erkek egemenliğini bilince çıkarmak için çeşitli düzeylerde toplantı ve etkinlikler düzenlemek anlamlı olacaktır.

Örgütlü kadın dayanışması özel alanlarımızdaki cinsiyetçi iş bölümüne ve maruz kalınan erkek egemen davranışlara karşı verilen mücadeleye de yansıtılmalıdır.

-Eylemlerimizde:
Eylemi düzenleyen organlar; gündem ile ilişkili olarak kadınların belirlediği talepleri( pankart slogan döviz…) dikkate alan bir yerden hareket etmelidir. Örgütümüzün temsilinin gerekli olduğu durumlarda bu görev için kadınlar desteklenmeli, teşvik edilmelidir, önünü açıcı pratikler ortaya konulmalıdır. Bu noktada karşımıza başka bir mesele ortaya çıkmaktadır; kadınların ne kadar yeterli oldukları sorunu.  Bizce sorun yeterlilikten ziyade yukarıda da bir miktar ifade ettiğimiz toplumsal cinsiyetle alakalıdır. Bu noktada, örgüt içinde ve dışında politikaya müdahil olmak için var olan eğitimlerin dışında salt kadınlara kadın sorunu eğitimleri dışında genel politik mevzular ve perspektiflerimiz noktasında eğitimler düzenlenmeli ve bu kadın faaliyetimizin olmazsa olmazı olarak görülmelidir.
Örgütsel olarak var olduğumuz her alanda kadın bakış açısının ve taleplerinin dikkate alınması ve kararlara geçmesi sağlanmalıdır.

Gündemin kadına değen yanlarının özellikle işlenmesi ve kadın taleplerine somut olarak yer verilmesi politikalarımızı cinsiyetten arındırabilmek için gereklidir. Bu bağlamda kadın forumları ve kadın koordinasyonları kadın politikalarını parti politikaları haline getirilmesine dikkat çeker.


Yayınlarımızda özellikle Dev-Genç dergisinde  kadın yazılarına ağırlık verilmelidir.

Yerellerde kadın örgütlülüğü yönünde çalışmalarımızı artırmalı ve ortak kampanyalarla kadın mücadelemiz aktif ve sistemli hale getirilmelidir. Bu bağlamda merkezi bir kadın organı oluşturulmalı ve bu organ yerellerle bağlantılı olarak çalışma yapmalıdır.

Sonuç yerine

Üniversitelerin her geçen gün daha da anti-demokratikleştiği ülkemizde YÖK’ün dağıtılması ve üniversitelerin demokratikleşmesi acil bir görev olarak karşımızda durmaktadır. Bileşenlerine gittikçe yabancılaşan akademik alan her alanda alanın öznelerinin söz hakkına açık olmalıdır ve ne için hangi amaçla bilimsel faaliyette bulunduğunu bilmeyen insanlardan oluşan akademik düzen değiştirilmelidir. Düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün önündeki engeller kaldırılmalıdır. Akademide erkek egemen bakış açısıyla gerekçelendirilen cinsiyetçilik sonlandırılmalıdır.
Elbette tüm üniversiteler aynı olamaz ama özelleştirmelerle artan üniversiteler arası farklılaşma ortadan kaldırılmalıdır ve eşit eğitim olanakları yaratılmalıdır. Söz yetki karar hakkı eğitimin tüm kademelerine açılmalıdır. Belki de birçok eksiği olan yukarıdaki talepler için son sözümüz şudur;
Hak Verilmez Alınır,Zafer Sokakta Kazanılır!